|
Soru: Siz uzun yıllardır AB Komisyonunda görev yapan ve Avrupa Üniversiteler Birliği’nin değişik projelerinde yer almış bir uzman olarak ülkemiz üniversitelerinde gelişmiş Avrupa üniversitelerine göre ne tür eksiklikler görüyorsunuz. Cevap: Ülkemiz üniversitelerinin belirli bölümü içe dönük bir yapıya sahiptir. İçe dönük yapılar, genelde otoritesinin belirlediği kurallar çerçevesinde hareket etmeyi tercih etmektedir. Bu nedenle, çağın gereklerine karşı hızlı bir yapısal dönüşümü sağlamakta zorlanmakta ve dış etkilere karşı savunma refleksi ile direniş göstermektedir. Bu tür yapılarda ancak dış etkinin gücü iç direnci aşabilirse değişim söz konusu olabilmektedir. İçe dönük yapılar, yeterli oranda çoğulculuğu hâkim kılamamanın yarattığı bazı olumsuzluklarla da karşı karşıya kalmaktadır. Bu olumsuzlukların başında kurumsallaşma gelmektedir. Dolayısıyla, kalite güvencesine ilişkin kurumsal bir sistematiğin kurulabilmesi de mümkün olamamaktadır. Kalite güvencesi esas anlamını çoğulculuğu ve ortak aklı arkasına alabilen vizyon ve yaratıcılıkta bulabilmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde kalite güvencesine ulaşabilmek için öngörülen standart bir yöntem yoktur. Avrupa Yükseköğretim Alanının (EHEA) arzuladığı bir kalite çerçevesi vardır. Üniversitenin akademik yapısı ve misyonuna bağlı olarak uygun yöntem ve araçları bir araya getirecek ve verimli işleyecek şeffaf bir kurumsal kalite güvencesi sistematiğinin yaratılması bu açıdan çok önemlidir. Kalite güvence sistematiğinin geri planında mutlak suretle tüm taşları yerine oturtulmuş bir kurumsal kimliğin de bulunması gerekir. Kurumsal kimliğin yaratılabilmesi için de öncelikle kamu vicdanı ile ters düşmeyecek şekilde hukukun üstünlüğü ilkesinin içselleştirmesi ve akademik ölçütlere ve liyakate ödünsüz bağlılık göstererek etkin demokratik katılımın sağlaması gerekir. Bazı durumlarda, akademik çerçeve dışına taşan farklı tercihler üzerinde biçimlenen ayrımcılık düşünceleri akademik ölçüt ve liyakati de içine alan kurumsal değerlerin ve kalite stratejilerinin tabana yayılmasını önemli düzeyde engellemektedir. Soru: Avrupa Yükseköğretim Alanının kalite güvencesi ile ilgili kriterleri nelerdir Cevap: Avrupa Yükseköğretim Alanı kalite güvencesini, Bologna sürecinin başarı ile sürdürülebilmesi, Lizbon hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve uluslar arası rekabetin oluşturulması amacıyla en önemli eylem konusu görmektedir. Bu kapsamda, Avrupa Yükseköğretim Alanı ile uyumlu ulusal kalite sistemlerinin oluşturulması, kullanılan kalite ölçütleri ve dış değerlendirme sistemi, öğrencilerin katılımı ve uluslar arası katılım başlıkları altında değerlendirme yapılmaktadır. Ülkemizde geçtiğimiz dönemde bu konuların bazılarında önemli sayılabilecek gelişmeler olmasına rağmen, hala belirli konularda aşama kaydedilemedi. Örneğin kalite güvencesinin önemli bir boyutunu oluşturan ulusal yeterlilikler çerçevesinin uygulanması ve öğrencilere öğrenme çıktıları temelli eğitim sağlanması konusunda kağıt üzerinde yapılan çalışmalar aktif şekilde hayata geçirilemedi. Diğer taraftan, dış kalite güvence sistemlerinin oluşturulması ve hayat boyu öğrenmenin tanınması konularında ise hala somut gelişmelerin olmadığını görmekteyiz. Soru: Küresel bir rekabet ortamında üniversitelerin rolünü nasıl görüyorsunuz? Küresel bağlantılı ulusal sistemlerin, sosyal, politik ve ekonomik açıdan gelişmesinde en önemli rol yükseköğretimin ve yükseköğretim kurumlarınındır. Yükseköğretim kurumları, yükseköğretimin kapasite oluşturma potansiyelinden yararlanabilmek için hem yerel ağlarla hem de küresel ağlarla etkin bir ilişki içerisinde olmalıdır. Yükseköğretimdeki dünya sıralamalarında kendilerine yer arayan ülkeler yükseköğretimin amaçlarına ve stratejik yapısına ilişkin algılamalarını geliştirmiş ve genişletmişlerdir. Bu bağlamda, küresel karşılaştırma kriterleri, üniversitelerin yerel anlamdaki gelişmesinde ve markalaşmasında büyük önem kazanmaya başlamıştır. Özellikle son yıllarda THES (Times Higher Education) ve ARWU (Academic Ranking of World Universities) tarafından yapılmakta olan dünya üniversite sıralamaları, ekonomik büyüme ve küresel rekabet yeteneğinin giderek artan şekilde bilgi tarafından yönlendirildiği ve kaliteli üniversitelerin bu bağlamda kilit rol oynadığına ilişkin oluşan yaygın kanaati en açık şekilde yansıtmaktadır. Bu kuruluşların yaptıkları sıralamalara baktığımızda maalesef ilk 400’de Türkiye’den hiçbir üniversite bulunmamaktadır. Soru: Üniversitelerde kalite kültürünün yaygınlaşmasına yönelik yapılan çalışmaları nasıl görüyorsunuz? Üniversitelerde uluslar arası normlarda kalite kültürünün yaygınlaştırılmasına özellikle son yıllarda büyük önem verilmektedir. Ülkemizin 2001 yılından bu yana üyesi olduğu Bologna Sürecinde, Avrupa Yükseköğrenim Alanına (EHEA) uyum anlamında belirli mesafeler kaydedilmiş olmasına rağmen, dış kalite güvence sistemlerinin oluşturulması, hayat boyu öğrenmenin tanınması, Lizbon tanınma kriterlerinin hayata geçirilmesi, ulusal nitelikler çerçevesinin uygulanması, kalite süreçlerine öğrencilerin aktif katılımı ve Avrupa Kredi transfer sisteminin öğrenme çıktıları odaklı olarak ortaya konulması yönündeki eksiklikler Bologna Raporlarında açıkça belirtilmektedir. Söz konusu eksikliklere Avrupa Araştırma Alanına (ERA) uyum konularını da eklemek mümkündür. Bu konularda üniversitelerin sağlayacakları atılımlar bizzat üniversite üst yönetimlerinin irade göstermesi ve büyük bir dinamizm ile konuları sahiplenmesine bağlıdır. Dolayısıyla, üniversite üst yönetimlerinin mesailerinin önemli bir kısmını yetkili kurulları ile birlikte kalite kültürünün oluşturulması ve yaygınlaştırılması konularına ayırmaları, objektif performans göstergeleri ile oluşturdukları stratejik planlarını her yıl gözden geçirerek denetlemeleri ve eksikliklere yönelik iyileştirme eylem planları oluşturmaları büyük önem taşımaktadır. Kalite kültürünü uluslarararası normlara yaklaştırmış üniversite sayısı maalesef istenilen düzeyde değildir. Kalite kültürü konusunda yaratıcılığın sağlanması yönünde üniversitelerimizde geniş bir potansiyel bulunmasına rağmen, yaratıcılığın etkin kullanımına yönelik yeterli araçların geliştirebildiğini söylemek henüz mümkün olamamaktadır. Bu durum doğal olarak üniversitelerin akademik ve idari anlamda şeffaflığını da olumsuz yönde etkilemektedir. Üniversitelerde akademik özerkliğin sağlanabilmesinin temel ön şartları şeffaflık, hesap verebilirlik ve kalite güvencesidir. Rekabete dayalı sistemlerde bu değerlerin göz ardı edilmesi akademik özerkliği bir çeşit keyfiyete dönüştürmekte ve üniversiteleri akademik rekabet ortamından hızla kopararak geri dönülmesi çok zor olan bir tür içine kapanıklılığa sürüklemektedir. Özellikle uzun geçmişe sahip yerleşik üniversitelerin bir kısmında kalite kültürünün yaratılması ve kalite güvence mekanizmalarının geliştirilmesi yönünde yapılması gereken değişimlere karşı gösterilen direnç ve mevcut yapıyı korumaya yönelik yaklaşımlar, değişim ruhuna sahip akademisyenlerin motivasyonunu olumsuz etkilemekte ve gelecekteki performans beklentilerini sınırlandırmaktadır. Üniversitelerin çıktı odaklı somut performans göstergeleri çerçevesinde kendisini şeffaf olarak denetleyebilmesi ve yıllık eylem planlarıyla gelişim yönünde tüm iç paydaşlarını motive ederken toplumsal denetime de tamamen açık olması gereklidir. Soru: Kalite süreçleri açısından gelişmiş Avrupa üniversitelerinde durum nasıldır? Cevap: Gelişmiş üniversitelerde, üniversitelerin kendi iç paydaşlarına ve topluma hesap vererek toplum tarafından denetlenmesi için etkin mekanizmalar bulunmaktadır. Söz konusu mekanizmalar üniversitelerin keyfi karar alma yönündeki eğilimini sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla, bir yandan topluma hesap verip toplum tarafından denetlenme temin edilirken, diğer yandan öğretim üyelerinin akademik özgürlüklerinin korunması, üniversite içinde eşitlikçi bir dayanışma ortamının sürdürülmesi ve üniversitenin değişen politik koşullardan etkilenmesinin önüne geçilmesinin sağlanmaktadır. Etkin hesap verme ve denetleme mekanizmalarının bulunmaması, üniversitenin kendi içine dönük olmasına yol açabileceği gibi, öğretim üyelerinin akademik özgürlükleri ve performansları üzerinde de ciddi oranda olumsuz etkiler yaratmaktadır. Aslında kurumsal kalite sistematiğine sahip üniversitelerde, rektör self-organizasyon tarzıyla akademik alanlar üzerinde yönetim tarzı oluşturmamakta ve daha ziyade bütünsel liderlik fonksiyonu görmektedir. Soru: Peki sizce ülkemizde bu yönde gelişim kaydedilmesi için neler yapılmalıdır? Cevap: Üniversiteler mevcut ve beklenmeyen sorunları çözmeye elverişli, esnek yapıya sahip, küresel eğilimleri gözeterek yerel, ulusal ve uluslar arası hedefleri birleştiren, derinlikli ve kapsamlı şekilde ortaya konulmuş vizyonlar belirlemelidir. Üniversitenin lideri olarak rektörün temel görevi iç ve dış beklentiler arasındaki ilişkiyi dengede tutmak olmalıdır. Sadece iç beklentilere cevap vererek dış beklentileri göz ardı etmek kalite yönündeki sorunları daha fazla derinleştirir. Bu anlamda rektör, üniversite içinde yürüttüğü görevlerin topluma karşı hesap verilebilirlik özelliğini devam ettirmek için yeterli güce ve vizyona sahip olmalı; üniversite dışında ise toplumun üniversiteye duyduğu itibarı arttırmak amacıyla, akademik ortamın araştırma, eğitim ve toplumsal hizmet yönleriyle devamlılığını sağlayacak olan akademik özgürlükleri ve küresel gelişmeleri benimseyen bir anlayışa sahip olmalıdır. Tüm bunların sağlanabilmesi için özellikle üst yönetimin değişik süreçlerdeki yetkilerinin ve etkilerinin azaltıldığı “yeni bir yönetim modeline dayalı” kurumsal yapı inşa etmek ve kalite stratejilerini demokratik katılımla kurum hedeflerinden birim hedeflerine ve bireysel hedeflere dönüştürebilmeyi sağlayan kurumsal araçları geliştirerek kalite kültürünü tabana yaymak kalite güvencesine dayalı değişimi yaratmada büyük öneme sahiptir. Soru: Avrupa Üniversiteler Birliği bünyesinde değişik çalışmalar yürütmüş bir kişi olarak bu şekilde bir dönüşümün nasıl sağlanabileceğini öngörüyorsunuz? Cevap: Sağlıklı bir yapısal dönüşümün sağlanması ve üniversitelerin gerçek bir kurumsal aktör konumuna getirilebilmesinin ön şartı örgütsel oto kontrol yeteneğinin artırılmasıdır. Örgütsel oto kontrol yeteneğinin artırılması şeffaflık ve hesap verebilirlik konularındaki açılımlara da hız kazandıracaktır. Sorunu bu bütün içerisinde değerlendirmeden sadece “şeffaflık” sloganını kullanmanın kurumsal çözüm yönünde fazla bir katkı sağlamayacağını düşünmekteyim. Bu nedenle öncelikle örgütsel oto kontrol mekanizmalarının oluşturulması ve aktif olarak işletilmesi yönünde gerekli tedbirlerin alınması gereklidir. Tabii bunun ön şartı üniversite üst yönetiminin yetkilerini ve yönetim iradelerini somut olarak paylaşma yönünde göstereceği niyettir. Vizyonuna, stratejilerine ve değişim gücüne inanan idarecilerin kurumsal düzeyde yetki devirleri ile üniversitelerini daha demokratik ve ortak akıl üretmeye hizmet edecek böyle bir zemine taşımalarının zor olmayacağını düşünüyorum. Bu süreçlerde en önemli faktörler yaratıcılık ve motivasyondur. Soru: Sizce değişen koşullar çerçevesinde modern bir üniversitenin stratejik yönetim anlayışı nasıl olmalıdır? Cevap: Stratejik yönetim anlayışının temelinde “Amaçlara Dayalı Yönetim” ve “Sistemik Yaklaşım” ilkeleri bulunmalıdır. Amaçların kesin çizgilerle ve gerekli uygulama süreçleri ile birlikte verildiği geleneksel model yerine, yönetimin kendisini hedeflerle ve hedef özellikleriyle sınırlandırdığı ve hedeflere ulaşmak için alınması gerekli tedbirlerin bilim alanları ve bölümlere bırakıldığı esnek model tercih edilmesi daha olur düşüncesindeyim. Bilim alanları ve bölümlerin kurumsal hedefleri alt hedeflere dönüştürecek şekilde kendi sistemik yaklaşımlarını entegre etmelerine olanak sağlanmalıdır. Kısacası, üst yönetimin amacı hedefleri uygulama süreçleri ile birlikte dikte ettirmek değil, bilim alanları ve bölümlerin kurumsal hedefleri kendi hedeflerine dönüştürecek süreçleri yaratıcı, aktif ve esnek şekilde kendilerinin oluşturmalarına zemin hazırlamak olmalıdır. Tabii bu söylediğimiz kolay bir şey değil. Kurumsal hedefleri bireyin hedeflerine kadar indirgeyebilecek ve bireyin “ben ne yapmalıyım” şeklinde kendini sorgulayıp motive olacağı şekilde sistemik yaklaşımların geliştirilmesi ve heyecan uyandıracak mekanizmaların devreye sokulabilmesi çok önemlidir. Soru: Hocam AB Komisyonunda uzman olarak görev yapan birisi olarak AB Komisyonunun eğitim projeleri bazında yükseköğretime bakış açısını özetleyebilir misiniz? Günümüz itibariyle Avrupa Komisyonu Yükseköğretim alanındaki eğitim projelerini 4 ana başlık altında değerlendirmektedir. Bunlar sosyal boyut, uluslar arası hareketlilik stratejileri, modernizasyon ve mükemmellik ve inovasyonun teşvik edilmesidir. Sosyal boyut kapsamında esnek öğrenme programlarının hazırlanması, üniversitelerin sosyal sorumluluklarının geliştirilmesi gibi konulara ağırlık verilmektedir. Bizim üniversitelerimiz için de büyük önem taşıyan yükseköğretimin modernizasyon gündeminin desteklenmesi başlığı altında; - Mezunların istihdam edilebilirliğinin değerlendirilmesi ve istihdam edilebilirliğin artırılmasına yönelik tedbirlerin ve teşviklerin oluşturulması - Avrupa Üniversiteleri ile entegre ortak derece programlarının tasarlanması ve uygulanması - Sürekli eğitim için müfredat ve modüllerin geliştirilmesi ve yaşam boyu eğitimin topluma entegrasyonu - Kalite güvencesi - Performans artırıcı tedbirler - Üniversitelerde performansa yönelik şeffaflık ölçütleri - Yeni kaynak stratejileri konuları yer almaktadır. Yükseköğretimde inovasyonun teşvik edilmesi başlığı altında ise; - Öğrencilerde inovatif ve girişimci yönlerin aktivasyonu - Özellikle lisans düzeyindeki öğrencilerin araştırma ortamlarında çalışarak tecrübe kazanmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi - Doktora eğitimi kalitesinin Salzburg ilkelerine paralel olacak şekilde geliştirilmesi konularına özel önem verilmektedir. Ancak ne yazık ki Türkiye’den bu alanlarda AB Komisyonuna başvuran ve kabul edilen proje sayısı oldukça sınırlıdır. Soru: İnovasyon ve girişimcilikten bahsetmişken sizin aynı zamanda patent vekili olduğunuzu da biliyoruz. Sanayiye teknoloji transferi konusunda ülkemiz üniversitelerinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Cevap: Kamu üniversitelerinde yaygın olarak görülen bir diğer eksiklik ise sanayiye teknoloji transferi anlamında yeterli katkının sağlanamaması ve üniversitelerin bu yönde yeterli organizasyonu sağlayamamasıdır. Sanayi kuruluşlarının çok küçük bir oranının üniversiteleri inovatif gelişmenin odağı olarak görmesi, sorunun ciddiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Ülkemizde üniversitelerden yapılan patent başvuruları %2-3 düzeylerinde kalmaktadır. Bu oran ABD, Almanya ve İngiltere’de yaklaşık % 50 sevilerindedir. Kamu üniversitelerinin girişimcilik ruhunun patent, lisanslama ve ticarileştirme konularında aktif rol üstelenecek özerk yapıdaki teknoloji transfer ofisleri aracılığıyla geliştirilmesi gerekmektedir. Bu ofislerin, veri transferi ve gizlilik anlaşmalarının düzenlenmesi, lisans müzakeresi veya lisans düzenlemeleri, start-up kurulumu/destek araştırmaları, firmalara kuluçka olanaklarının sağlanması, çekirdek sermaye destekleri yönünde araştırmalar ve sermaye idaresi ve ürün ticarileştirme faaliyetleri üzerinde kapsamlı çalışmalar yürütecek niteliklere kavuşturulması gereklidir. Bu ofisler, sadece üniversite personeline ve teknopark firmalarına değil, yörede ihtiyaç duyacak tüm firmalara destek sağlayarak orta vadede üniversite öz kaynak gelirlerinin artışında önemli bir etken olabilecektir. Üniversitelerde sınai mülkiyetin yaygınlaştırılmasına yönelik maalesef somut adımlar atılamamıştır. Bana göre, üniversitelerdeki yaygın yanlış kanılardan birisi patent konusunun sadece hukuk alanına dâhil olduğudur. Bu kesinlikle yanlış bir kanıdır. Sadece mevzuat boyutu ile bile değerlendirseniz bunu söyleyebilmeniz mümkün değildir. Örneğin ben mühendis kökenliyim ve patent vekiliyim. Aslında patent, faydalı model, marka, endüstriyel tasarım, entegre devre topoğrafyaları gibi konular belirli oranlarda üniversitelerdeki tüm bilim alanlarını ilgilendiren konulardır. Bugün dünyadaki en yeni teknolojik bilginin %80’i patent veri tabanlarında bulunmaktadır. Patent ve endüstriyel tasarım veri tabanlarının araştırılması başlı başına bir konudur ve ilgili tüm meslek alanlarında öğretilmesi gereklidir. Patent ve diğer sınaî mülkiyet konularının öncelikle fen ve sağlık bilimleri alanındaki lisans ve yüksek lisans müfredatlarında yer alması yönünde çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyorum. Soru: Hocam son olarak günümüzde en çok tartışılan konulardan birisi olan üniversitelerde akademik özgürlük konusundaki değerlendirmelerinizi alabilir miyiz? Cevap: Biz akademik özgürlüğü “doğru söylemek kaygısı dışında herhangi bir tehdit algılaması olmaksızın yani akademisyenin kendisini oto sansüre tabi tutmaksızın görüşlerini dile getirme serbestliği” olarak ifade ediyoruz. Otoritenin içselleştirildiği durumlarda, öğretim üyesinin zihninde bu tanıma ulaşabilmesinin kolay olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, üniversite personeli düşünme etkinliğini ve söylemeyi düşündüğü akademik fikirleri genellikle içselleştirdiği otoritenin bakış açısına göre denetime tabi tutmaktadır. Bu durumda, değişime yönelik fikirlerin açığa çıkıp tartışılması mümkün olamamakta ve yaygın kalite kültürünün oluşabilmesi ve kalite güvencesi yönünde değişik açılımlar yapılabilmesi için uygun zemin yaratılamamaktadır. PROF. DR. 1970 yılında Ankara’da doğdu. Aslen Konyalıdır. Orta ve lise öğrenimini TED Ankara Kolejinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Tarım Makinaları Bölümünden (sonraki adıyla Biyosistem Mühendisliği) 1992 yılında lisans derecesi aldı. Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü’nden 1994 yılında yüksek mühendis, 1998 yılında doktora unvanını aldı. Doktora çalışmasının bir bölümünü TÜBİTAK NATO bursu aracılığıyla Varşova Üniversitesinde gerçekleştirdi. 1998 yılında Alman Alexander von Humboldt bursunu kazanarak iki yıl süreyle Münih Teknik Üniversitesi Biyosistem Mühendisliği Bölümünde doktora sonrası çalışmalar yürüttü. 2000 – 2002 yılları arasında Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nda (TİKA) bölgesel kalkınma projeleri koordinatörü olarak görev aldı. Söz konusu görev sırasında yaptığı çalışmalardan ötürü Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından Hizmet Ödülüne layık görüldü. Aynı dönemde 6 ay süreyle TİKA Kazakistan (Almatı) Temsilciliği görevini de yürüttü. Haziran 2002 döneminde Gazi Üniversitesi Endüstriyel Teknoloji Eğitimi Bölümü’ne doçent olarak atandı. 2005 yılında profesör unvanını aldı ve aynı yıl halen devam etmekte olduğu Endüstriyel Teknoloji Eğitimi Bölümü Başkanlığı görevine atandı. 2006 – 2008 yılları arasında “Gazi Üniversitesi Patent ve Projelerden Sorumlu Rektör Danışmanlığı” görevini yürüttü. Söz konusu görev kapsamında, Gazi Üniversitesinde Türkiye’de ilk model olarak tasarladığı “Patent Destek Biriminin” kuruluş ve organizasyonunda aktif rol üstlendi. Bunun yanı sıra, Avrupa Patent Ofisi (EPO) ve Türk Patent Enstitüsü destekli Teknoloji Transfer Ofisi kurulması projesinde proje danışmanı olarak görev alarak patent destek biriminin teknoloji ve transfer ofisine (TTO) dönüştürülmesi çalışmalarını sürdürdü. Yürüttüğü model Teknoloji Transfer Ofisi çalışması 2008 yılında Uluslar arası Fikri Mülkiyet Araştırma Ödülüne layık görüldü. 2009 yılında “patent vekili” unvanını elde etti. 2005 - 2010 yılı arasında Gazi Üniversitesi Akademik Değerlendirme ve Kalite Geliştirme Kurulunda (GÜADEK) yürütme komitesi üyesi olarak görev yaptı. 2007–2008 döneminde Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ve Avrupa Komisyonu tarafından oluşturulan Bologna Uzmanları Ulusal Takımında yer alarak yükseköğretimde kalite güvencesi alanındaki çalışmalarını sürdürdü. Ayrıca, Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA) ve Alman Akreditasyon Ajansı (ACQUIN) tarafından 2008-2009 yılları arasında yürütülen “Quality Assurance for the Higher Education Change Agenda” (QAHECA) isimli AB projesinin konsorsiyumunda yer aldı ve hazırladığı kurumsal kalite güvencesi model çalışması, AB bünyesinde sürdürülebilir kalite güvencesi açısından örnek uygulama seçildi. Avrupa Birliği Eğitim Programları kapsamında (Leonardo da Vinci ve Erasmus) çeşitli projelerde yürütücü, koordinatör ve danışman olarak yer aldı. 2005–2007 yılları arasında yürütücülüğünü yaptığı ve 7 Avrupa ülkesinin ortak olarak yer aldığı “New Approaches in Technology Training” isimli Leonardo da Vinci pilot projesi AB Komisyonunca 2000–2006 dönemi içerisinde AB bünyesinde Leonardo da Vinci programı bünyesinde yürütülen toplam 1710 proje arasından en başarılı 50 proje içerisine seçilerek (Helsinki Awards, 2006) ödüllendirildi. Ayrıca, ESF-COST programı bünyesinde aksiyon yürütme kurulu üyesi olarak görev aldı. Değişik sürelerle AB Erasmus Programı kapsamında Almanya’nın Duisburg-Essen, Flensburg ve Potsdam Üniversiteleri ile İspanya’nın Sevilla Üniversitelerinde dersler verdi. Dünya Bankası destekli olarak Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yürütülen Mesleki Bilgi Sistemi projesinde danışman olarak yer aldı. Değişik dönemlerde Üniversite Senatosu Üyeliği ve Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği görevlerinde de bulundu. 2007 yılından bu yana değişik dönemlerde Avrupa Komisyonu Yürütme Ajansı (EACEA - Brüksel) bünyesinde Değerlendirme Uzmanı olarak görev yapmaktadır. Ayrıca Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesinde SAN-TEZ, Teknogirişim ve Ar-Ge Merkezi komisyonlarında değişik görevler yürütmektedir. Çok iyi düzeyde İngilizce ve iyi düzeyde Almanca bilmektedir. Evli ve bir çocuk babasıdır.
|
|
Haber yorumları - Yorum Yaz |
| Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. Pozitif Haberler sorumlu değildir. |